
Hiç hayata küstünüz mü? Ben küstüm.
Öyle bir an gelir ki insan, yaşadıklarının ağırlığını omuzlarında değil, ruhunun en derin yerlerinde hisseder. Sabahın ışığı pencereye vurur ama içindeki karanlığı aydınlatamaz. Kalabalıklar arasında yürürsün, sesler duyarsın, yüzler görürsün ama kendini herkesten ve her şeyden uzak hissedersin.
Hiç hayata küstünüz mü? Ben küstüm.
Beklentilerim kırıldığında, emeklerim karşılıksız kaldığında, en çok da güvendiklerim yabancılaştığında küstüm. Her şeyin düzeleceğine inanırken biraz daha yoruldukça, her yeni günün eski yaraları hatırlattığını gördükçe küstüm.
Ama hayata küsmek, yaşamaktan vazgeçmek değildir. Bazen insanın içindeki kırgınlığın sessizce dile gelişidir. Kimseye anlatamadığı yorgunluğun, gözyaşına dönüşemeyen hüznün adıdır. İçinden gelen bir sitemdir belki de; zamana, insanlara ve biraz da kendine…
Yine de hayat gariptir. En umutsuz günlerde bile bir pencere aralığından sızan ışık gibi küçük sebepler bırakır önümüze. Bir dostun sözü, bir çocuğun gülüşü, eski bir şarkı ya da beklenmedik bir selam… İnsan bazen yeniden tutunacak gücü en ummadığı yerde bulur.
Evet, ben de hayata küstüm. Ama her küskünlük gibi bunun da içinde bir özlem vardı. Daha güzel günlere, daha samimi insanlara ve kaybettiğim umutlara duyulan bir özlem… Belki bu yüzden insan ne kadar kırılırsa kırılsın, içinde küçücük de olsa bir umut taşımaya devam eder.
Çünkü hayat bazen bizi yorar, bazen incitir, bazen de sessizce sınar. Ama bütün kırgınlıklara rağmen yaşamaya devam etmek, yeniden inanabilmek ve yeniden gülümseyebilmek en büyük direniştir.
Leave a comment